İnsan geriye dönüp baktığında, hayatındaki kırılma noktalarını çok çabuk fark ediyor. Belki de geçmişe takılmaların altındaki temel sebep bu olabilir. Çünkü o ince kırılmalarda, ufacık bir çizgi farklı olsa, çok farklı düşüncelerin ve hayatın içerisinde yaşanıyor olabilirdi. Bu anlamda kader olarak adlandırılan çizginin kırılmasını hayal etmek çokta zor bir düşünce olmayabilir. Bazen değiştirilmek istenen çizgiler o kadar çok ince oluyor ki, farklı bir hayatın içerisinde yer almak, içinde bulunan yaşamdan ne kadar kötü olabilirdi diye sormak, cevabı en çok aranan sorulardan birisi olmaya başlıyor. Belki de o kırılmalardaki yanlış gösterilen hareketler, doğruya dönüştürülseydi, görülen yaşam ne kadar değişebilirdi ki? Sorulması gereken soru bu belki de.

İnsan hayatının her anlamda temel sorularından bir tanesi bu olmaya devam edecek ve kuşaktan kuşağa kötü bir öğütmüşçesine devam edecek. Bulunan hayatın kıymetsizliği ve belki de son bir kırılma noktasına ihtiyacı bu denli fazlayken, düşüncelerin ardı ardına gelmemesi biraz imkânsız hale dönüşürdü. Aslında beklenilen kırılma noktasının, beklentilerden uzak oluşu daha güzel hale getirmekte. Fakat insanlar bunu o kadar çok fazla unutuyor ki, geldiğinde ne yapacağını bilemez hale dönüyor. Bu yüzden kırılma noktasının aralığı ne kadar çok olursa, o kadar çok duyarsızlaşılıyor. Yorgunluklarla bir gün içerisinde, yüzünü bile görmediğiniz, sadece ellerini gördüğünüz birisi hayatınızda ne gibi bir kırılma noktasına yol açabilir ki? Ya da o insanın o kırılma noktasının hafifliğinin ardından belki de bir yıl sonra gelecek 9,8 şiddetindeki artçısının sebebini hangi kâhin tahmin edebilir?

Tanımadığınız insanlar ve tanımadığınız yüzler hayatta o kadar çok kırılmaya yol açıyor ki, sonrasında bakıp, “keşke?” sorularına maruz kalmak, hayatın değerli oluşuna dair inancı fazlaca yitiriyor. Çünkü insanlar bu kadar sahteyken, garip bir şekilde kırılmadaki gerçekliğin sizi, daha bol sahteliğe sürüklemesi ve böyle bir sahtelikten oluşan çevrenizin arasında gerçekçi kalabilmeniz ya da inandırıcı olabilmeniz ne kadar mümkün olabilir ki? Zor, ama tabii ki de imkânsız değil. İnandırıcılığınızı kaybetmeden yaşayabilmeniz için soyutlanmanız gerekiyor. Doğru notaya basılmadan, doğru sesi vermemeye o kadar çok alışıyorsunuz ki, bir yerden sonra doğru nota hangisiydi onu bile unutuyorsunuz. Bu da yaşamın en dengesiz yönü sanırım.

Belki de hiçbir inandırıcılığı kalmamış insanlığın, son çırpınışları arasında boğulduğunu izlemek gibi, duyarsızca kendinizi suyun akıntısına ve boşluğuna bırakıyorsunuz. Çünkü er ya da geç kıyıya vuracaksınız.