Bir şeyler yazacak ve hatta bir şeyler anlatacak kimsemin pek kalmadığı dönemlerin tam ortasından yürüdüğümü hissediyorum. Orta yaş dediğimiz şeye yaklaşmanın minik kırıntılarından bir tanesini taşımaya başladığımdandır belki de. Aslında anlatacak hiçbir şeyim yok derken gerçekçi davranıyordum. Çünkü ciddi anlamda anlatacak hiçbir şeyim, hiçbir hissim, hiçbir düşüncem yok. Tamamen bir boşluktayım. Hatta bu boşluk içimde yer alıyor ve hep bir şekilde büyüyor. Hiç küçülmüyor ve de küçülecek gibi durmuyor. Bu yüzden biraz korkutucu olsa da, hayata karşı nefretim daha da çok artıyor. Bilmiyorum. Ciddi anlamda cevap bulamadığım bunca olmayan soru varken, gerçek sorulara cevap aramak sanırım daha da çok hayalperestlik gibi geliyor.

Hiçbir şey hissetmediğim/hissettiğimi sandığım, belki de bir müddet hissedemeyeceğim bir yaşamın ortasında savruluyorum. Hayattan beklentilerimi veya isteklerimi hatırlamayacak kadar çok büyüdüm. Ufacık bir çocuğun hayallerinin rüzgârda savrulmasını izleyeli çok uzun zaman oldu. Bu yüzden artık inandırıcılığını kaybetmiş hayallerin peşinden koşturmamayı öğrendim, sanırım. Hâlâ bu konuda emin olduğum söylenemez. Hatta bu yüzden kendi içimde fazlaca karıştığım doğrudur. Zaten bir çok şeyden emin olamıyorum.

Hayattaki amacımızın ne olduğunu bilememenin sıkıntısını taşıyoruz. Belki de bu yüzden hep daha fazla yorulup, daha fazla umudumuz kırılıyor. Neden olduğunu bilmiyorum, ama bu hissin son dönemde ağırlığını çok fazla yaşıyorum. Hayata gelme amacımın insanlardan çok daha yüce bir şeye ait olduğunu düşünürdüm. Çünkü içimde büyüyen aşkların, varlığın kendisinden daha büyük olduğunu her daim hissettim. Belki artık böyle hissedemeyişimin sebebi, büyüdükçe değişen o çocuksu algının ellerimden koparılmasıyla alakalı olmasıdır. Çünkü bu karamsarlık, hissedilemeyecek olan tüm çocuksu heyecanların, başka insanlar tarafından çalınışının kabullenilememesidir. Ve geçmişini, büyümesini sağlayan şeyleri bu kadar çok seven bir insanı, geçmişine nefret eder hale getirmesinin tüm karamsarlığı bu yüzdendir. Fakat ruhumdaki bu izler, yanlış rüzgarda savrulan yapraklar gibi, amaçsızlığın ve boşluğun, karanlık yolculuğunun bir izdüşümü olmuştu.

Artık zaman içerisinde, hayat ve insanlarla değişen tüm bu hislerin yaşamasını sağlamak, artık hiç mümkün değil. Bunca yorgun çabanın, anlamaya çalışmanın tüm amacı o ruhu bedene geri katmaktı belki de.. Fakat bu kadar yorgunluğu taşımanın ağırlığı bir bedene, bir ruha veya bir aitliğe sığması mümkün değildir. Gözlerinden dökülen yaşlar, teninin yangınında sönse de; kalbine düşen yaşların ağırlığı, orada hep iz bırakır. Sığmayan, kaybolan ruhun, yolunun izidir.

Belki tüm bu cümleler, tüm bu hisler bir düştür.
Belki de aşık olmak için, sadece çok büyümüşüzdür..