dört duvar

Yalnızlığın duvarlarını dışarıdan içeriye ördükçe, nerede sınırın daralacağını ve oradan nasıl çıkmam gerekeceğini öğrenemez hale geldiğimde, bazı şeyler için çok geç olduğunun farkına vardım. Aslında büyümek bu kadar karamsarlığın ardına saklanılabilecek duvarlar örmek olmamalıydı.

Çocukken çok farklı hayalleri olan birisi değildim. Büyüyünce ne olacaksın dediklerinde, her seferinde bilmiyorum diyen birisi oldum. Çünkü büyümek benim için bu kadar çabuk gerçekleşecek ve içinde kendimi bu kadar çabuk kaybedebileceğim bir ortam olmamalıydı. Bunun farkına vardığımda yürüdüğüm yolların uzunlukları fazlalaşmış, bacaklarım çok yorulmuştu. Aslında insanın kendini dinleyebileceği ve dinlenebileceği yer sayısı o kadar çok az ki.. Bazen neden yürüdüğünü unutmanı bile sağlayacak kadar çok az. Bu yüzden sığınacağın limanları seçme şansı çok düşüktür. Hayat / zaman ateşinin çaprazında kaldıkça da, bu limanlar dumanla kaplanıp, insanın seçim şansını sıfıra indirger. Nedense bu dumanlar gözlerimizden çok, gönlümüzü acıtır. Yorgun bir şekilde yürüdükçe ve karanlığa sarmalandıkça, dinleyebileceğin tek şey kalp atışın olur. Çünkü elinde bir tek o kalır.

Bazen oturup sessizce, karanlığa karışıp, uykuya dalmak istersin. Odaya girersin, kokusu aynıdır. Elin ışığın düğmesine gider ve düşüncelerin seni karşılamasına hazırlanırsın. O düğmeye bastığında korktuğun tüm satırlar, üzerine çökmeye hazırlanacaktır. En sevdiğin filmin bitiş sahnesi gibi; piyano notaları birbiri ardına çalarken, hafifçe kapı aralanır, el düğmeye gider, kapanış sesiyle birlikte piyanonun son notası duyulur ve yavaşça gökyüzünde kaybolur. Artık her yer karanlıktır. Gözünü kapattığın vakit ile açtığın arasındaki fark o kadar çok azalır ki, gerçekliği sorguladığın tek an ve yer haline dönüşür. Bir ses duymaya başlarsın. Ayak seslerin.. Hiç gerçekten dinlediniz mi? Ayakkabı, terlik, ayağınızda hiçbir şey olmamasına rağmen, karanlıkta yere bastığınızdaki o hissi hiç aldınız mı? Gerçekliğin ta kendisi olduğuna inananlardanım. Yavaşça adımınızı atar, yorganı kaldırıp, ilk adımınızı attığınızda yatağınız sizi sessizlikle karşılar. Üşümüşsünüzdür. Hemen üzerinizi örter ısınmaya çalışırsınız. Zaten bu değil midir tüm bu soğuk gecelerin, buz gibi yatakla imtihanı? Yorganı üzerine çektiğinizde bir şey fark edersiniz. Sarılmanın büyüsü. Aslına bakarsanız bir başkasına hiçbir zaman öyle sarılamazsınız. Gerçekliğin tam ortasında yer alır. Ufak dünyanızı o sıcaklık büyüler gibi gelir. Çabucak ısınmayı beklersiniz ve sessizliği dinlersiniz.. Usulca ve titreyerek..

Aslında anlattığım farklı bir büyünün, ufak detayları gibidir. Belki de farklı bir şeyi kendisinden uzak tutmayı öğrenmiş birinin bakış açısıdır. Yalnızlığa sarılmanın, yalanlara sarılmaktan daha gerçekçi olduğuna inanmanın etkisidir. Kimsenin sizi anlayamayacağı, aslında herkesin kendi açısından bakacağı bir aydınlıkta, karanlıktan onları izlemeniz gibidir. Herkes için “ben” vardır fakat aslında istenilen “biz” çok azdır. Bu yüzdendir ki, inanmadığım bir güneşi doğurmayacak kadar, karanlıkta yaşamayı öğrendim. Kendi sahici dünyamın, karanlık çocuğuyum. Elmas kalpli prens ünvanını, karanlıklarda saklayarak, aydınlığa sürüklenebileceğim birine yandığımda parlaklığını saçacağım. Zaman bana beklemeyi çok öğretti. Çok yanlışla, yanlışın arasındaki ince çizgilerin ardında dolanmadan, gerçekliğin tam ortasında yaşanılabileceğini öğretti. Zorlandım, ama ben bu yolda çok büyüdüm. Fakat bu yolda, yalnız büyüdüm. O yüzdendir ki hep düşündüğüm gibi, ben isteyip aşk-ı ilan etmeden kimse bana aşık olmamalı. Çünkü ben reddedilsem de aşkı kendi içimde de yaşarım. Ne istediğimi, neyi istediğimi kimse anlayamaz. Yalnızlığı ben seçtiğim için bu anlamın ardını kendim karmaşıklaştırdım. Kimsenin anlamaya çabaladığı değil, anlayamayacağı yerdeyim. Olduğum yerde, olduğum kişiden de mutluyum.

İzlediğim duvar da benim, saklandığım duvarlar da benim.
Hepsinin ardında çarpan bir elmas gibi, yalnızlığın ta kendisiyim.

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 × two =